19 Haziran 2009 Cuma

Bazıları Şanslıdır

rölantideki ses....
tüylerim diken diken. orada duruyor. sadece pist için yaratılmış. gitmiyor. duruyor öylece. ama dururken potansiyelini haykırıyor adeta. bağırıyor. saatte 320 kilometre hızla gitmesinden bile seksi bence. çünkü yaklaşık 1000 beygirlik gücünü zor zaptediyor.
ilk yarışım değil. daha önce de izledim. yine heyecanlanmıştım ama bu kez bambaşka. gözlerim doldu sanırım bir ara. hayattaki en yakın dostumla ferrari markalar şampiyonu oldu diye 2000 yılında tatil yaptığımız bodrumdaki bir sitede bayrak sallayıp bağırdığımızı hatırladım.



cuma günü serbest antrenmanlarda paddock'taydık. cuma günü de neymiş demeyin. çünkü cuma günleri pilotları ve takım yöneticilerini görmek için belki de en iyi fırsat. örneğin pilotlar şampiyonası lideri button ile efsane frank williams ile cuma günü fotoğraf çektirebildik... özellikle sir williams ile tanışmak çok heyecan vericiydi. button'la fotoğraf çektirerek ona aşık pek çok kadına da bir iyilik yapmış oldum.



bridgestone yetkilileri pek çok takımın garajının gezileceğini fakat kalabalık olduğumuz için gruplara ayrılmamız gerektiğini söylüyor. ilk grubun ferrarinin garajına gideceğini bir şekilde öğreniyorum. hemen dahil olmalıyım.














ama olmadı... ben dışarıda kaldım. kalk ankara'dan gel. garajın kapısına dayan ama gireme...
ama adını unuttuğum dünya tatlısı bir kız hayatımın en değerli hediyelerinden birini veriyor bana; "benim yerime sen gidebilirsin" diyerek... tanrı seni korusun.
ve dokuz yıl sonra f-1'in lastik tedarikçisi bridgestone'un ve o melek insanın sayesinde bayrağını salladığım kırmızılı takımın garajındayım...

fotoğraf makinam elimde. olabildiğinde çok çekmeye çalışıyorum. ferrari takımının yetkilisi bazı bölgelerde fotoğraf çekemeyeceğimizi söylüyor.
çekmiyorum.
namahrem.
çekene de mani olurum zaten. takım emirleri ne diyorsa o!!!
ama müsade ettikleri her alanda deklanşörden elimi çekmiyorum. aynı kareyi dört kez çekiyorum. mazallah biri kötü çıkar. çekiyorum ama çektirmem de lazım.

motorsporlarının everest'inde bir kaç kare de ben görünmeliyim.

yarışın belki de en heyecanlı anlarından biridir pit-stop'lar. ferrarinin pit ekibinin pit stop antrenmanını da sadece 1 metre mesafeden izledim. fren disklerini, bridgestone potenza slick lastikleri, kokpit detaylarını görmek muhteşem bir deneyimdi.

bu girizgah... devamı gelecek...

19 Mayıs 2009 Salı

sıkıldım

kimileri şunu söyleyebilir; senin için bir anlam ifade etmiyor olabilir ama çocuklar 23 nisanda gençler de 19 mayısta gösteri yapmaktan keyif alıyorlar. ben de gülerim bunu söyleyene.
dünyanın en gerizekalı aktivitesi.
ellerinde ponponlarla en ilkel koreografi eşliğinde dans eden beyaz bacaklı kızlar, o beyaz bacaklı kızlara bakarak dans eden ergen delikanlılar.
alın size 19 mayıs.

atatürk 19 mayıs tarihini kendi doğum günü kabul edip, bir de bu güzel bahar gününü gençlere armağan ettiğinde aklından bu manzaralar geçiyor muydu emin değilim. yani belki onun zamanında erkek öğrenciler birbirlerinin üstüne çıkıp kule yaptığında bu etkileyici bir gösteri sayılıyordu. hatta bayramların bu şekilde kutlanması medeni ülkelerin genelinde yaygın bir uygulamaydı belki de.
ama artık değil.

artık 19 mayıs öncesindeki 10 gün boyunca bir anda eğitim çavuşuna dönüşen beden eğitimi öğretmenlerinin yaptırdığı o bitmek bilmeyen yürüyüşler, öğrencilerin hiç istemediği halde halkoyunu öğrenmek zorunda kalması, birbirinin aynı, son derece kalitesiz, zevksiz bayram kıyafetleri bitsin artık.

üstelik bayram yaa.. gençlerin bayramı... ama gençler kendilerine hediye edilen bu günü işkence çekerek geçiriyorlar. sabahın köründe kalkıp, stadyuma gidiyorlar aptalca danslar edip kendilerini gerizekalı gibi hissediyorlar.

neden bu kadar eminim ne hissettikleri konusunda? çünkü allah kahretsin ben de yaşadım aynı şeyleri. ve bugün 19 mayıs stadyumunda yürüyen, gerzek kıyafetleriyle dans eden gençleri görünce o günlerim aklıma geldi. sanırım her yıl birbirinin aynısı gösterileri çocuklara dikte etmek eğitimcilere de kolay geliyor. oysa çok zor değl yaratıcı olmak.
bu günü kutlamanın tek biçimi neden stadyum maymunluğu olsun ki? gençlerin yapmaktan nefret
ettikleri değil de zevk aldıkları bir kutlama olamaz mı? sokak festivalleri, partiler, indirimli sinema, konser biletleri mesela??? çok mu zor olur 20'li yaşlarında parayı vurmuş popcuların bedelsiz konser vermeleri? sadece şu anda aklıma gelenler bunlar.

ya da çok mu imkansız cumhurbaşkanının gençlerin gününde kravatsız onların karşısına çıkması, eğlenceli şeyler söyleyebilmesi(sanırım bu imkansız)
23 nisan'a girmiyorum bile. çocukların, başbakanın meclis başkanının cumhurbaşkanının makamına oturup büyümüş de küçülmüş yaratıklar gibi konuşturulması mide bulandırıcı bence.
sanırım ben 23 nisanda çankaya köşkünün resepsiyon salonunda palyaçoların olmasını çocukların eğlenmesini, köşkün bahçesine de kocaman bir lunapark kurulmasını istiyorum, ya da "19 mayıs'ta tatil yapan gençlerin top oynadığı semt sahasına çat kapı gelen hiçbir mesaj vermeden, siyaset yapmadan hamaset yapmadan eğlenebilen bir başbakan olsa" diyorum.
valla...

15 Mayıs 2009 Cuma

aklıma mukayyet ol!!







türkiye'de bir ilk. valilik kararıyla mesire yerlerinde içki içilmesi yasaklandı. çankırı'da vali şemsettin uzun baktı olmayacak, baktı yetkisi var yayınladı tebliği. 5 mayıs tarihli karara göre bundan böyle çankırı'da umuma açık yerlerde, araç içlerinde ve mesire-ören yerlerinde alkollü içki tüketimi yasaklandı.
gerekçe ne? son zamanlarda özellikle piknik dönüşlerinde yaşanan trafik kazaları ve alkolden kaynaklanan suçlar...
rakamlara baktım. çankırı türkiye'de en az trafik kazası yaşanan iller arasında. adli kayıtlara baktım; bir yıl içinde sadece 4 kişi gözaltına alınmış trafik kazası nedeniyle. toplam gözaltı sayısı yıllık ortalama 150'de. yani fena halde ihtiyaç varmış çankırı'yı alkol ve suç sarmalından kurtaracak bir kahraman valiye. çankırı değil de karnaval zamanı rio sanki... kısa süre önce dört çocuk arabada bira içip kaza yapmış. ikisi hayatını kaybetmiş. ve güya valilikteki yetkililere göre bu bardağı taşıran son damla olmuş. (bardağa gel) üstelik kentin merkezindeki süs havuzunun kenarında zaman zaman bira içenler oluyormuş!!!!(daha neler) ve artık karılarıyla kızlarıyla sokakta yürüyemez hale gelmişler. bu yazdıklarım valilik binasında bana söylenenler. vali tarafından değil ama.. valinin özel kalem müdürünün odasında konuştuğum kişiler. vali yoktu çünkü ortalarda.

çıktık biz de çankırılılara sorduk. ya "nedir bu yasak? nasıl karşılıyorsunuz? diye.. ama "çankırı'da tam bir bayram havası" var. sanırsınız ki valilik kaçak kömür yakılmasını yasakladı kentin daha temiz bir havası olacak, ya da sanırsız ki şehrin göbeğinde çöplük vardı o kaldırıldı. "allah validen razı olsun" diyenler, "geç kalınmış bir karar" diye buruk bir mutluluk yaşayanlar.
çankırılılar sevinmiş!.. yaklaşık 50 kişiye sordum. 3'ü dışında tepki gösteren olmadı yasağa.

bir de üniversite var. akp döneminde kurulanlardan. karatay üniversitesi(tabelasını görene kadar adını bile duymamıştım)... belki öğrenciler bozulmuştur bu işe diye onlara da sorduk. pek memnunlar karardan. "çankırı kaldırmaz"dediler. "piknikte içilmesin canım, gitsinler bu iş için açılmış meyhanelerde, birahanelerde ya da evlerinde içsinler" diyen janti saçlı delikanlılar, güzel genz kızlar gördük. "peki nerede bu birahaneler meyhaneler" dedik. sadece bir tane varmış. çınar meyhanesi. gittik gördük meyhane değil batakhane:) belki arz-talep meselesidir bilmiyorum. ama üniversite öğrencilerini bile mutlu etmiş yasak. yasaklara en çok itiraz edenler üniversite öğrencileri olmaz mı normalde? karnaval havası vardı onlarda da.

çünkü bahar festivali düzenlemişler çankırıda. gittik oraya da. "vali gelir belki" diye. gelmedi. biz de müzik dinledik. eğer yalanım varsa şerefsizim: içki yasağının gelmesi iyi oldu diyen gençler hep bir ağızdan duman'ın "içerim ben bu akşam" şarkısını söylediler:) "nerede içersin" diye sorasım geldi. sormadım. döndük sonra ankara'ya.

44 Mardin'in plakası mıydı?

"lan mardin'in plakası 44 mü yoksa" sorusuyla uyandım derin düşüncelerden. "hayır" dedim. malatya'nın plakası 44... sonra sessizlik oldu. kameraman arkadaşımın aklına gelen ilk detaylardan biriydi. açıkçası ben de düşünmüştüm aynı şeyi. ama tutmamıştı işte rakamlar. bilge köyü katliamını plaka numarasıyla bir metafor yaratarak anlatamayacaktık. ne yazık?!!!??(ne ayıp aslında)

çok değil sadece 18 saat önce 44 kişi ağlayarak, anlam veremeyerek, kızarak, üzülerek, belki kurtulurum diye ümit ederek, kurşunlara hedef olmuştu. ana yoldan ayrılıp 3 kilometre daha ilerleyince bulunduğu coğrafyaya ait olmayan, bir avuç su bulup yerden fışkırmış yemyeşil bir ayrık otuna benzeyen o köyü gördüm. o bölgeyi görenler bilir. yemyeşil köy tabiri güneydoğu bölgesi için geçerli değildir. o bölgedeki köyler sapsarıdır. mezopotamya gibi, orayı kavuran güneş gibi. ama bilge köyü değişikti işte. köyün çevresini dolaşan akarsu, yarattığı mikro cangıl ile belli ediyordu kendini. bereketli topraklar tamlamasının içi belki de nadiren bu kadar dolu olur...

bir harfiyat çalışması yapılıyordu köyün girişinde. kepçeler dozerler harıl harıl çalışıyordu. yağmurla yeşermiş topraklar sanki kahverengi köstebek yuvalarıyla bezeliydi. o köstebek yuvaları mezarlardı. 39 adet. erkek, kadın, çocuk. uzun, kısa, geniş. o mezarları görünce anladım yaşanan katliamı. sebebi henüz bilinmiyordu ama sonuçları tam önümdeydi. 44 sonuçtan 39'u en azından.

haberciyseniz yapmanız gerekenler oluyor. istemeye istemeye yapmanız gerekenler. bunlardan biri de ölü evinden aklı başında birini bulup sorular sormak. tek ama doğru bir kaynak bulursanız kimseyi üzmeden görevinizi yapabilirsiniz. ama yüzlerine bile bakamadım bu kez. kitlesel bir akıl kaybı, kitlesel bir ruh kaybı vardı orada. nasıl sorarsınız ki? uzak akrabasını kaybeden yoktu ki mezarlıkta. ya anne, ya baba, ya oğul, ya kız, ya dede, ya nine, ya karı, ya koca... ya da hepsi birden...
anlamak mı istiyorsunuz o köylülerin hissettiğini??? açın aile soyağacınızı. ve her dalını budayın köke kadar. işte size katliamın fotoğrafı: "her dalı budanmış bir soyağacı"

kimse soramadı kimseye. kürtçe bilen şoförümüzün yardımıyla ağıtlardan feryatlardan bilgi topladım belki de hayatımda ilk kez. "canın çıksın memo" diye haykıran kadın tetiği çekeni söyledi bana, "baba, kamyonun kaldı bir başına" diye bağıran delikanlı da gerekçelerden birini fısıldadı kulağıma.

işte bu yüzden belki de kimse doğruları anlatamadı. ama gerçekleri aktardı. görülebilenleri elbette. bir evde 44 kişi öldürüldü. saldırganlar 8 kişiydi. otomatik silah kullanıldı. geri kalanlar fasarya. karı-kız davası diyen de vardı, mal kavgası diyen de... jitem işin içinde olabilir mi? emri şıh mı verdi? şıh'ın karısını kim düdükledi yoksa o adam ölenlerden mi?
bakar mısınız? bir best-seller'da olması gereken her şey var. gizem, seks, din, derin-devlet, terör...

kimi haber bültenleri yayın saatinin tamamını ayırdı katliama. kimileri yarısını. kimisi özel program yaptı, kimisi 44 kişinin can verdiği o evde kan izlerini göstererek şiddet pornosu (snuff) çekti. "bakın kurşun deliklerine ne kadar da büyük", "işte bakın kanlı yataklar döşekler", "işte askıda kalmış kanlı pantolonlar gömlekler" (dünya sadistler birliğinin yıllık toplantısında dev ekranda gösterilen kısa film sanki) meraklılarının el altından yüzbinlerce dolar ödediği snuff movieler prime time'da gösterildi hem de kamu yararına!..


bir de unutmadan söyleyeyim. o ağız sulandıran metafor: "plaka numarası-ölü sayısı".... biraz zorlamayla da olsa dudaklardan döküldü. "47 plakalı ilimiz mardinde 47 kişi katledildi. pek çok kişi 44 (malatya) olarak açıkladı rakamı ama ölen kadınlardan üçü hamileydi" işte bu kadar!!!!... ana rahminde ölen üç çocuk spot'u kurtardı.
annesini ve babasını kaybeden 35(izmir) çocuğu da izmir'e gönderelim olmazsa. beylik laflarla spotlar yazarız onlara da...
not: fotoğraflar hürriyet gazetesi muhabiri hasan tüfekçi'ye aittir.

27 Nisan 2009 Pazartesi

nisan hemen bit


cok yoruldum bu ay. aslında nisan ayı 29 martla başladı. zaten yorucu bir yolculuktan gelmiştim. ve dinlenemeden secimleri tansiyonu en düşük partide izlemem konusunda cesaretlendirildim ve uzun pazarlıklar ve bir dizi tesadüfler sonucu soluğu chp'de aldım. ama türk demokrasi tarihinin en heyecanlı oy sayımı bana denk geldi. üstelik gecenin bir yarısı ysk "veri giremiyoruz" deyince ortalık karıştı. ve ben erkenden hezimete uğrayacaklarını düşünürken "şanlı bir direniş" ile karşılaştım. 10.30 gibi eve gitmeyi planlarken yerle bir oldu hayallerim. öte yandan ak parti'de karnaval bekleyenler derin bir sessizlikle evlerine erkenden gittiler.

seçimleri atlattık... ama bu kez obama üstümden geçti. üstelik ankaradaki her muhabirin üstünden bir kere gecen barack, beni iki kere yakaladı. ankaradan sonra istanbulda da kendisiyle bir aradaydık. yorgunluktan bitik şekilde istanbul'dan evime döndüm ama bu kez de türk silahlı kuvvetlerinin sürpriziyle karşılaştım.

genelkurmay başkanı basına hiç açılmayan harp akademileri yıllık değerlendirme toplantısını basına açmaya karar verdi. ve yeniden istanbula taşındık. berbat bir seyahatti. saat 9 uçağıyla istanbula gidip gecenin sonunu yakalamayı ummuştum ama önce 35 dakika rötar yaptı thy. ardından da istanbulun üstünde 40 dakika tur attık hava trafiğindeki yoğunluk nedeniyle. ve indiğimizde saat 23 olmuştu. taksime geldiğimde ise saat gece yarısını geçti. gidip yattım ertesi gün toplantıya katıldım. sonra bir gece daha kalıp sabahın körü uçağıyla ankaraya döndük. ve aynen çalışmaya devam ettik.

bir hafta sonra ise çanakkaleye götürüldük genelkurmay başkanlığı tarafıından. anzakların şafak ayiniyle aynı günde bir etkinlik düzenlendi çanakkalede. anzaklara büyük kayıplar verdiren ama tamamı ölen 57. alay adına şafak yürüyüşü yaptı gençler. şehitleri anma gecesinde oturup ağlamadı ama çocuklar. konser verildi eğlendiler. bazı gazeteci arkadaşlar yapılanı doğru bulmadıklarını söylediler. şehitler anılırken böyle dansetmemeliymiş kimse.. ama ben karşıyım bu duruşa. o kahramanlar, bu gençler rahat rahat özgür özgür şarkılar söyleyebilsinler diye de ölüme yürüdü bence. o yüzden onları anarken eğlenmenin hiçbir sakıncası yok. her neyse gecenin geç saatlerine kadar, dağ başında takılıp sonra bizim için ayarlanan bir yatılı okula gittik. ama yatak sayısı gazeteci sayısından azdı. bu yüzden tek kişilik yatakları iki kişi paylaşmak zorunda kaldı. ama pek de önemi yoktu çünkü saat 3:30'da kalkmamız gerekiyordu. daha sonra şafak yürüyüşünü yaptık gençlerle birlikte. giydikleri "dedeciğim ben geldim" yazılı yelekleri güzeldi.

ardından ankaraya döndüm ama bir gün sonra sabah saat 06.15'te yine istanbula gittim. idef 09 fuarının açılışına katıldık. bütün gün ayakta silah firmalarının tanıttığı ölüm makinalarını inceledik. tabancalar tüfekler füzeler obüsler kurşunlar zırhlılar...

yazarken bile yoruldum. ama daha bitmedi nisan ayı. bir kaç darbe daha var kafama inecek. birisi yarın ki mgk toplantısı. bir diğeri ise çarşamba günü yapılacak genelkurmay basın toplantısı... çabucak bit nisan yaaaaa.... çabucak bit...

18 Nisan 2009 Cumartesi

babalar ve oğulları

babamda yaşayamamıştım bu endişeyi. haberim bile olmadı. kanserle mücadelesine şahit olamadım. yıpratıcı kemo seanslarının farkında değildim. sadece bulunduğum yerden geri geldiğimde babamın yarısı kadar kaldığını farkettiğimde öğrendim herşeyi. zor zamanlarda yoktum. ve bir daha da duymak istemedim. babam kontrol için hastaneye her gittiğinde geçici hafıza kaybı yaşadım. unuttum gittiğini. annem hatırlattı her defasında. ve babama değil anneme sorabildim kan sayımı ve kolonoskopi sonuçlarını.

babamın sürecini yakalayamadım ama ikinci babam verecek sanırım bu fırsatı. yakışıklı ve güçlü adamın yanında olacağım. yakışıklı ve güçlü oğluyla birlikte.

4 Ağustos 2008 Pazartesi

araba!

uzunca bir zamandır planladık ama bölgeye nasıl gideceğimizi yine son dakikaya bıraktık. her gün aklımıza gelen yeni bir detay fikrimizin değişmesine neden oldu. ve son olarak yine arabayla yola çıkmaya karar verdik. yolculuk saati için sabahın 5'ini belirledim. zira ankaradan yola çıkıp önce kırıkkale'yi, ardından çorum'u merzifon ve havza'yı geçip bikti örtüsüyle birlikte iklimin de değişimine şahit olduk. artık boz'un hakimiyeti sona erdi. kilometreler altımızdan aktıkça deniz kokusu da gelmeye başladı burnuma. kavak'tan aşağıya doğru sallanınca samsun geldi önümüze. yani neredeyse dört saatin ardından karadeniz rotasına ancak girebildik.

samsun'da bir nefes almaktansa trabzonda yemek yemeyi tercih ettik. ve o yüzden çarşamba, terme, ünye, perşembe derken orduya vardık. 'eh canım orduya ulaştıktan sonra trabzon ne kadar uzak olabilir ki' diyerek gazladım. ama bu coşkum ilk kilometre tabelasını ve o tabelada yazan 320 rakamını görünce yerini derin bir hayalkırıklığına bıraktı. moralimi bozmadan yola devam ettim. gülyazı piraziz bulancak üzerinden giresun'a vardık. durmak yok yola devam. hedef trabzon daha doğrusu akçaabat daha doğrusu akçaabat köftesiydi. bir yanımızda karadeniz diğer yanımızda yamaçları fındık ağaçlarıyla kaplanmış tepeler eşliğinde akçaabata ulaştık. ve nerede köfte yiyebiliriz onu araştırmaya başladık. ve araştırmamızın sonunda akçaabat'ın girişinde sahil kenarına adeta saklanmış bir yer keşfettik. adı lazeli. deniz kenarında 10-15 masası olan bir yerdi. yarım kilo köfte siparişi verdik yanına da turşu kavurması istedik. aralıksız 6 saat otomobil kullandıktan sonra o yarım kilo köfte, salata, turşu kavurması ve denizin sesi beni kendime getirdi. köfte yumuşaçıktı ve iyi pişmişti. köfteleri yerken de bunu nasıl başarıyorlar acaba diye tartıştık.

yeniden enerji doluydum. trabzonun yanıbaşındaydık ve bu defa ki hedefimiz sümelaydı. sümela manastırını dört ay kadar önce görmüş ve çok beğenmiştim. bu yüzden de sevil'e göstermek için sabırsızlanıyordum. ve trabzonda sahil yolundan ayrılıp maçka yolundan dağlara vurunca kendimizi, gerçek karadeniz de bize kendini belli etmeye başladı. hava birden bire serinledi. yemyeşil dağların arasından zirveye daha doğrusu yoğun bir sis tabakasının içine sakladığı gizemli tepeye doğru ilerlerken mevsimin sevil'e tatsız bir sürpriz yapacağından endişe etmeye başladım. zira çoktan gömemiz gerekiyordu sümelanın muhteşem dış görünüşünü, ama görebildiğimiz tek şey yoğun bir sis tabakasıydı. yine de devam ettik. ve küçük patikayı izleyerek manastıra kadar yürüdük. dışarıdan göremediğimiz muhteşemliği bari en azından içeriden görelim diyerek para verdik ve manastıra girdik. ama tam bir hayalkırıklığı yaşadım. daha önce sadece dışarıdan görmüştüm sümelayı içini görünce bir yandan kızdım bir yandan üzüldüm. manastırda restorasyon yapılmış ama o kadar kötü ve yapay duruyor ki kelimelerle tarif edemem. saçma sapan briket benzeri yapı malzemeleriyle 13. yüzyıldan kalma tarihi eserin içine sıçmışlar adeta. tabi bir de bizim tarihi eser vandalları var. onlardan bahsetmesem olmaz. yüzlerce yıl parlaklığını koruyabilen fresklerin üzerinde 'kadir buradaydı', '79'a 3 tertip', 'seni seviyorum sema' gibi anahtarla kazınmış yazılar vardı. sonuç olarak yarı hayalkırıklığı ve 2,5 saatlik zaman kaybıyla rize'ye doğru yola koyulduk.